EsejOvaj tekst je napisan na turskom jeziku.
İğne ile Kuyu: Çevirinin Sabrı
Saraybosna’da ilk sabahımda bir fırının önünde durdum ve camdaki yazıyı okudum: Pekara, burek, somun, ćevapi. Kelimelerin yarısını tanıyordum, yarısını tanıyor sanıyordum. Fırıncı bana “izvolite” dedi; buyurun. Sonra “hajde” dedi; haydi. Sonra da gülümseyerek ekledi: “Ti si naš”, sen bizdensin.
Boşnakçada Türkçeden geçmiş binlerce kelime var. Dilbilimciler onlara turcizmi diyor. Kapı orada kapija, köprü ćuprija, çarşı čaršija, avlu avlija. Ama bu kelimeler yalnızca ödünç alınmış eşyalar değil; yüzyıllar içinde kendi evlerini kurmuş, kendi çocuklarını doğurmuşlar. Sevdah artık yalnızca sevda değil, bir müzik türünün, bir hâlin adı. Merak Boşnakçada daha çok keyif, zevk demek. Dert ise neredeyse aynı kalmış; bazı şeyler sınır tanımıyor.
Yakın kelimelerin tuzağı
Çevirmen için en tehlikeli kelimeler, en tanıdık olanlardır. Uzak bir dilden çevirirken insan her kelimenin önünde durur, sözlüğe bakar, emin olmak ister. Yakın bir dilde ise el kendiliğinden yazar. Komšija görünce “komşu” yazarsınız ve çoğu zaman doğrudur. Ama Andrić’in bir cümlesinde komšiluk, komşuluktan fazlasıdır: birbirine katlanmak, birbirini korumak, birbirinin ölüsünü yıkamak demektir.
İğne ile kuyu kazmak deyimi bu yüzden çevirmenlerin deyimi olmalı. Her cümle küçük bir kazı. Bir kelimenin altından başka bir kelime, onun altından bir türkü, bir mezar taşı, bir ninni çıkar.
Misafirliğin kâtibi
Bir dil ötekine misafir olduğunda, ev sahibi ile misafir zamanla birbirine benzer. Türkçe Boşnakçaya kelimeler verdi; Boşnakça o kelimelere yeni anlamlar, yeni sesler kattı. Đ ve ć gibi harfler Türkçede yok, ama ćuprija dediğinizde köprünün kemeri o harfte saklı gibidir.
Çevirmen bu misafirliğin kâtibidir. Kimin neyi getirdiğini, neyin değiştiğini, neyin kaybolduğunu not eder. Ve her kâtip gibi, en çok da yazamadıklarını hatırlar.